CEMO Center - Paris tarafından yayınlandı
ad a b
ad ad ad

"Birleşmiş Milletler Antlaşması aynasında diğer ülkelerin işlerine müdahale prensipleri"

Pazartesi 13.Ocak.2020 - 11:05 ÖÖ
Referans Paris
طباعة

Yazar: Kahire üniversitesinde uluslararası hukuk profesörü Dr. Mufid Shehab

Önsöz:

Uluslararası arenada yaşanan siyasi olgulardan biri, Körfez, batı ve doğu Akdeniz bölgelerinde gibi özellikle petrol ve doğalgazın yeni keşifler aracılığıyla bulunduğu bölgelerde hem ekonomik hem de stratejik nedenlerle büyük devletlerin diğer ülkelerinin işlerine müdahale etmesidir. Yukarıda bahsedilen bazı ülkeler, Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 2. Maddenin 7. Paragrafında teyit edilen diğer ülkelerinin işlerine müdahale prensiplerini ihlal etmediklerini vurgulayıp sivilleri ve sivil kurumları korumak, ülke içindeki başka ülkelere bağlı olan muhalif partileri ile bir çatışma yaşayan resmi hükümetin talebine yanıt olarak bu ülkeye müdahale ettiklerini mazeret gösteriyorlar. 

Uluslararası hukuk maddelerine tamamen aykırı bu müdahalelerin en yenisi ve en tehlikelisi, iki ülke arasında herhangi ortak bir sınır olmamasına rağmen Türkiye ile Fayez Al Sarraj hükümeti arasında 'Deniz Yetki Alanı' adlı mutabakatı ile Türkiye'nin Libya'ya küstah müdahalesidir. 

Halbuki Türkiye, Libya'nın iç işlerine doğrudan müdahalesinin ardından uluslararası hukuklarını kelimenin tam anlamıyla ihlal etmiş oldu. Al Sarraj ile imzaladığı mutabakata göre, Türkiye Al Sarraj hükümetine asker, askeri uzmanlar ve silah sağlayarak maddi destek sunacaktır. Uluslararası toplum, Türk-UMH mutabakatın bir yandan Akdeniz bölgesinin güvenliğini tehdit ettiği öte yandan ise Libya krizini daha fazla karmaşık yaptığı ve uluslararası Deniz hukukuna aykırı olarak Akdeniz'in servetlerini sömürü sayıldığı için bu adımı yarı oybirliği ile kınadı. 

Mısır'ın eski yüksek eğitim bakanı ve Kahire üniversitesinde uluslararası hukuk profesörü Dr. Mufid Shehab, bu yazıda hem teorik hem de pratik esasta diğer ülkelerin işlerine müdahale prensipleri ile ilgili vizyonunu net bir şekilde gösteriyor. 

Diğer ülkelerin işlerine müdahale prensipleri:

Askeri müdahale gibi büyük devletlerin müdahaleleri, Orta Doğu, Asya, Afrika ve Güney Amerika’daki iç çatışmalarına müdahale biçimleri, yaşanan bu çatışmaları bitirme, bu ülkelerin halklarına insani yardımları sunma, ısıtkarar ve güvenliği bu topraklara getirme bahanesiyle son yirmi yılda aşırı bir şekilde arttı. 

Gerçi, büyük devletlerin bütün bu müdahalelerde müdahale edilen ülkelerin bağımsızlık ve egemenliğini tehdit etmeye yol açtığı görüldü. Sonuçta, müdahalelerin ardından daha fazla ölüler, yaralılar, kurbanlar, yıkma, ülkelerin ekonomilerinin gerilmelerinde başka bir şeye yol açmadı ki. Çatışmalar esnasında yabancı askerlerin kendi topraklarında bulunmasından dolayı Afganistan, ırak, Libya, Suriye ve Yemen ülkelerinde yaşandığı gibi bu neticeye şahit olduk. 

Şöyle bir soru soruyorum: bu yabancı kuvvetler diğer ülkelerin topraklarına nasıl girmiş? Hangi kararlara göre girmiş? Askeri çatışmalara nasıl katılmış? Hatta bu küçük çatışmalar yabancı müdahaleler nedeniyle süresi uzatıldı, alanı genişledi, onun çözme yollarını karmaşıklaştırıldı, bazıları müdahale edilen ülkelerinin toprakların bütünlüğünü bile tehdit eden tam bir iç savaşlara dönüştürüldü! 

Başka sorularımız daha var: Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Güvenlik Konseyi’nin bu ihlaller ve müdahalelere karşı tepkisi nedir? Dünyanın diğer ülkeleri uluslararası hukukun en temel maddesi olan Diğer ülkelerin işlerine müdahale prensiplerine aykırı, uluslararası hukuk ve meşruiyete karşı bu müdahaleleri nasıl onayladı?

Bilindiği gibi, Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 2. Maddenin 7. Paragrafının metnine baktığımızda şu ifadeleri okuyoruz: “İşbu Antlaşma’ nın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler’ e herhangi bir devletin kendi iç yetki alanına giren konulara müdahale yetkisi vermediği gibi, üyeleri de bu türden konuları işbu Antlaşma uyarınca bir çözüme bağlamaya zorlayamaz” 

Bu madde metnine baktığımızda, Birleşmiş Milletler Antlaşmasına göre üye ülkelerinin iç işlerine müdahale edilmesini yasaklayan kısıtlamalar yapıldığını görüyoruz. Georges Scelle’nin anlattığı gibi, bu kısıtlamaların asıl amacı herhangi uluslararası örgüt, federal yapı ve yarı federal yapıda üst otorite ile üye ülkeler arasında yetki bölünmesi gerekmektedir. Bundan böyle, uluslararası örgütler herhangi olası sorunları çözebilirken başka bir devletin iç işlerine müdahalenin bir anlamı ve gereği yoktur. 

Bu esas, Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 2. Maddenin 7. Paragrafının hazırlık görüşmelerinde, (Ekim 1944) Dumbarton Oaks önerilerinde uluslararası çatışmaları sadece barışçıl yollarla çözme yöntemlerini ayarlayan bir kısıtlama ilkesidir. Ancak (1945 Haziran) San Francisco konferansında konferansı çağıran ülkelerin önerilerine istinaden bu paragrafı uluslararası çatışmaları barışçıl yollarla çözme yöntemleri ile ilgili 6. Bölümden Uluslararası örgütlerin prensipler ile ilgili 2. Maddeye eklenmesi onaylandı. Çünkü Birleşmiş Milletlerin siyasi, sadece uluslararası çatışmaları alanında değil, fakat ekonomik ve sosyal faaliyetlerine de hakim olan genel bir prensibin olduğunu vurgulamak için yeri değiştirildi. 

Buna rağmen konferans esnasında bu düşüncenin özellikle Birleşmiş Milletler örgütü ve genel olarak uluslararası hukukun düzenini zayıflatmamak iddiası ile Birleşmiş Milletlerin genel prensiplerine aktarılmasına itiraz sesleri çıkmıştır. İtiraz oyları, Milletler Cemiyeti Antlaşmasında yer alan ve bu hükme benzeyen 15\8 Maddeye dayanmıştır. Bu düşünce Cemiyetin faaliyetlerine o kadar kısıtlama uygulamadan yalnızca Cemiyet Konseyine başvurulan anlaşmazlık ve çatışmalarını yürütüyordu. İşte yukarıda bahsedilen maddenin metni şöyleydi: 

“Eğer çatışmanın bir tarafı Cemiyet Konseyine bir meselede şikayet edip başvurursa ve bu meselenin uluslararası hukuk prensiplerine göre devletin iç işlerine bağlı olduğu Konsey tarafından tespit edilirse, bu meseleyi çözmeye yönelik herhangi bir öneri sunma hakkı yoktur”. Amerika Birleşik Devletleri. Milletler Cemiyeti’nin göç ve gümrük masrafları ile ilişkin uluslararası meselelerde herhangi bir öneri veya kararın çıkarmasını önlemek için bu paragrafın kalmasını şiddetle istedi. 

İfadelerin iki farklı şekilde yazılması; biri 'iç egemenliğin asıl işleri', öbürü 'sırf içişleri', olayı net bir şekilde gösteriyor. Birleşmiş Milletler Antlaşması bir devletin iç işlerine müdahale uluslararası örgüt tarafından incelenmesi yasaklanırken Milletler Cemiyeti döneminde ise bu müdahale bütünlüğü ile devletin sırf iç işleri ile alakalı olması şarttır. 

Diğer ülkelerin iç işlerine müdahale yasaklanma prensibi, Birleşmiş Milletler Antlaşmasından doğan önemli prensiplerinden biri sayılırken fakat maalesef bu prensiplerin en çok ihlal edilen prensip de sayılır. Devletler varlığının en önemli özelliklerinden biri, iç işlerine müdahale edilmemesidir. Bu müdahale, ister başka bir devlet ister uluslararası bir örgütün tarafından edilir. Ancak, diğer uluslararası kurallar gibi uygulama aşamasına geçince sorunlara maruz kalır. Hatta dünya devletleri, sürekli bir şekilde aslı yoktan özürler ve nedenlerle bu kurala uymayarak kasten ihlal ederler. Bu bahanelerin bazıları, ideal sloganlara dayanır, gerçi bu sloganlar arkasında özlük stratejik çıkarları vardır. San Francisco Antlaşması yapanlar netlik ve titizlik ilkelerine uymasına son derece bağlı kalmaldıkları halde özellikle güçlü devletler diğer ülkelerin iç işlerine müdahale yasaklanma prensibi dahil uluslararası hukukun prensipleri ve kurallarını yorumlamakta kendi milli ve stratejik çıkarlarına hizmet edecek şekilde çok büyük çabalar sarfettiler. Bu konuda örnekler o kadar fazla ki, ABD’nin dünyanın farklı bölgelerindeki herhangi çatışmaya müdahalelerin farklı farklı biçimleri en önemlisidir. 

Bu bağlamda, bu inceleme bir yandan prensibin teorik kavramları öte yanda ise uluslararası arenanın şimdiki gerçeği aynasında diğer ülkelerin iç işlerine müdahale yasaklanma prensibini ele almaktadır. 

Prensip kavramının teorik çerçevesi 

Prensip Tanıtımı

Müdahale, bir devlet ya da uluslararası bir örgütün başka bir devletin işine karışması olarak tanıtılır. Bu karışmanın yasal dayanağı olmadan meydana gelir. Onun amacı, müdahale edilen devletin kendi iç işlerinde müdahale eden devletin gündemini yerine getirmesine zorlamaktır. Tabi ki böyle bir davranış, müdahale edilen devletin özgürlüğünü kısıtlayıp bağımsızlığı ve egemenliğini ihlal etmektedir. Bu prensip, birçok uluslararası antlaşmada benimsenmiştir. Örneğin, Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın yukarıda belirtilen maddelerde yer aldı. Arap Birliği Antlaşması'nın 8. Maddenin metnine de şöyle eklendi: "Arap Birliğinin her üye ülkesi, diğer üye ülkelerinin bu ülkelerin haklarının biri olması itibariyle ve içindeki rejimi değiştirecek herhangi bir iş yapmayacağını üstlenerek diğer ülkelerinin mevcut olan iktidar rejimine saygı göstermelidir". Afrika Birliği Antlaşmasında ise, 3. Maddesinin 2. Paragrafı "üye ülkelerinin iç işlerine müdahale yasaklanması" diye yazıldı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 21 
Aralık 1965 Tarihli ve 2131 (XX) Sayılı Kararı ile, “Devletlerin İçişlerine Karışılmasının Kabul Edilmemesine İlişkin Bildiri’nin kabulü ile gerçekleşmiştir. Bu Bildiri’ye göre, hiçbir devletin diğer bir devletin dış ve içişlerine karışma-müdahale hakkı yoktur. Bu karar, bütün müdahalelerin biçimlerini yasaklayarak diğer bir devletin iktidar rejimini değiştirmek için bütün silahlı faaliyetlere yardımcı ve sponsorluk olmayı yasaklamaktadır. 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 24 
Ekim 1970 Tarihli ve 2625 (XX) Sayılı Kararı Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine 
İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge metnine baktığımızda şunları okuyoruz: 

"Hiçbir Devlet ya da Devletler topluluğu, nedeni ne olursa olsun, herhangi başka bir Devletin iç ya da dış işlerine doğrudan ya da dolaylı bir biçimde karışma hakkına sahip değildir. Bu sebeple Devletin şahsına ya da onun siyasal, ekonomik ve kültürel öğelerine yöneltilmiş bulunan silahlı müdahale ya da bütün diğer müdahale biçimleri ya da tehdit teşebbüsleri uluslararası hukuku ihlal eder" 

Bu bağlamda, Uluslararası Adalet Divanı 1949 tarihli Korvo davasında şöyle bir karar verdi: 

"Müdahalenin sözde hakkı, güç politikasını temsil eder. Bu politika, geçmişte en tehlikeli ihlalleri örttü. Şimdi artık uluslararası hukukta onun yeri yoktur" 

Belki prensibin en önemli gelişmesi, Genel Kurul'un 9 Haziran 1981 tarihli 36/103 sayılı kararında ise üye ülkelerin insan hakları ile ilgili meseleleri diğer ülkelerinin işlerine müdahale etmek amacıyla kullanmaları yasaklanmasıdır. 

Böylece diğer ülkelerin iç işlerine müdahale yasaklanma prensibi, siyasi varlıkların arasında yaşam ve birbirlerine karşı davranışlarına hakim uluslararası bir yasal düzenin bulunması bakımından önemlidir. Bu yasal düzene istinaden, bütün dünya ülkeleri kendi hakları taleplerine bağlı egemenlik, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel kuralları seçme hakları bakımından eşittir. 

Ayrıca diğer ülkelerin iç işlerine müdahale yasaklanma prensibi gölgesinde, devletler var olan askeri blokları güçlendirecek, yenilerini oluşturacak önlemler almaktan ve karışmacı güçler veya askeri üsler ve diğer askeri yerleşmeler kurmaktan kaçınacaklardır ve dış ekonomik yardım programlarını başka bir devlete karşı siyasi baskı veya zorlama aracı olarak kullanmayacaklar ve bu amaçla ekonomik zararla-karşılık veya abluka yollarına başvurmayacaklardır. 

Müdahale kavramını şöyle özetleyebiliriz: müdahale, uluslararası hukuka aykırı olarak diğer devletin egemenliği ve siyasi bağımsızlığını güç ve baskı yoluyla etkilemeyi hedef alan rastgele bir aksiyondur. 

Baktığımız açı ve yöne göre müdahalenin farklı biçimleri vardır. 

Niteliği bakımından: askeri, siyasi, mali, ekonomik, kültürel, ideolojik vb.

Biçimi bakımından: dolaylı ve dolaysız müdahale var.

Müdahale yapan niteliği bakımından: tek bir devletin müdahalesi, bireysel müdahaledir. Bir grup olarak birkaç devletin müdahalesine toplu müdahale denir. Kuzey Atlantik Paktı (NATO) veya Birleşmiş Milletler Örgütünün müdahalesi ise, bir örgütün müdahalesi sayılır. 

Dahili uzmanlıkların maksatları belirlenmesi:

Görüşler, devletlerin iç yargı yetkisi dahilinde hangi konuların dikkate alındığına göre değişmektedir. Bu sebeple, örgütler ve üye devletler arasında ya da üye devletler arasında, özellikle insan hakları ve iç savaşlar ile ilgili konularda iç meseleler olarak neyin dikkate alınabileceği konusunda ciddi farklılıklar ortaya çıkmaktadır.

Gerçekte, bu yetki alanındaki sorunları sınırlamak mümkün değildir. Tam tersi, mesele, bir konu ile ilgili olarak, her bir özel davada ortaya çıkardığı uluslararası sonuçlara göre farklılık gösterir, bu da, belirli siyasi koşullar altında, iç yargı yetkisi şartı kapsamında düşebilecek, farklı siyasi koşullarda böyle değerlendirilemeyebilecek sorunların olduğu anlamına gelir.

Bu, yasal bir fikir olması gereken iç uzmanlaşma fikrinin siyasi bir fikir haline gelmesini sağlayan iç uzmanlaşma fikrini Birleşmiş Milletler içindeki üye ülkelerin çoğunluğunun siyasi eğilimlerine bağlı kılan, her bir durumda çıkarlarının gerekliliklerine göre, devletlerin tek bir doğa konusunda aldığı farklı konumlara değişir.

Bununla birlikte, iç anayasal sistem, askerlik hizmeti ve diplomatik ilişkilerin kurması ile ilgili konular gibi, yalnızca ulusların verilmesine, yabancıların muamelesine ve göçmenlik kısıtlamalarına ilişkin hususlar gibi, içsel olarak görüş toplayan konular ve ayrıca uyrukluk verilmesi, yabancılara muamele ve göçmenlik kısıtlamaları gibi konular , Bu durumda uluslararası olur.

Bazı hukukçular, uluslararası ilişkilerde yapılanlar ve uluslararası hukuk hükümleri ışığında iç yargı kapsamına giren sorunları sınırlamaya çalışmışlardır.
Uluslararası Hukuk Akademisi bu konuyu çeşitli oturumlarda, özellikle 1932'deki Oslo oturumunda ve 1954'teki (Aix-en-Provence) kursunda incelemiştir. Meclis, son oturumda iç uzmanlık fikrinin tanınması gerektiğini, yani devlet yetkilileri tarafından uyulmayan faaliyetlerin varlığını açıkladı. Uluslararası hukuk hükümlerine tabidirler ve bu faaliyetler, onlar için açık bir standart bulunmaması nedeniyle belirlenemez.

Bu fikrin, uluslararası ilişkilerin gelişmesiyle doğada geliştiğini, uluslararası anlaşmaların kapsamlarını belirlemede belirleyici bir faktör olduğunu ve uluslararası anlaşma hukukunun geliştirilmesinin içsel olarak kabul edilen sorunların sayısında azalmaya yol açması gerektiğini de sözlerine ekledi.

Konseyin 29 Nisan 1954 tarihli kararının 3. maddesi, iç yargı yetkisine ilişkin bir konuda uluslararası bir anlaşmanın yapılmasının bu çerçeveyi dışladığını ve anlaşmaya tarafların bu anlaşmanın uygulanması veya yorumlanması ile ilgili herhangi bir konuda bu yetkiyi ödemelerini yasakladığını doğrulamıştır.

İç yargı yetkisinin sınırlandırılmasının, bu yargı yetkisi ile ilgili konuların tartışılmasını veya hatta bir soruşturmayı engellememesi, yalnızca onunla ilgili tavsiyelerin veya kararların verilmesini engellemesi şartıyla, çalışmanın Birleşmiş Milletler'de gerçekleştirildiği belirtilmelidir.

Sunulan sorunun ayrıntılandıran tarafa gelince: Bazı heyetler San Francisco konferansı sırasında bunun Uluslararası Adalet Divanı'nın yetkisi dahilinde olduğunu öne sürdü ve diğer delegasyonlar bunun Milletler Cemiyeti'nde olduğu gibi Güvenlik Konseyi tarafından yapılmasını önerdi.

Bununla birlikte, metin, komisyonun her bir şubesinin ve işlevlerini yönetme sürecinde olduğu bu görevi yerine getirmek için belirli bir yetki belirtmeden geldi.

Bu, 1954 yılında Uluslararası Hukuk Konseyi'nin iç yargı yetkisi olup olmadığına karar verme konusunun uluslararası bir yargı organı tarafından çözülmesi gerektiğini düşünen 4. Maddesiydi.

İlkeye gelen istisnaları:

Birleşmiş Milletler Şartı'nda belirtilen müdahale etmeme ilkesi siyasi bir nitelik taşıdığından, uygulanması çeşitli zorluklardan muzdariptir, çünkü müdahalenin meşruiyetinin veya gayri meşruiyetinin belirlenmesi devletin siyasi iradesine bağlıdır.

Müdahale hükümetin rızasına dayandığında ve açık onayından sonra, bu durumda müdahale meşru bir eylemdir, ancak müdahale ülkelerin siyasi iradesine karşı olduğunda, bu yasadışı ve agresif bir eylemdir.

Bu bağlamda içtihat, devletin diğer ülkelerin iç işlerine müdahale etmesine izin veren, devletlerin kolektif güvenliğini korumak, hükümetin talebine müdahale etmek ve insanlığı savunmak için müdahale etmek için müdahale edilebilen ilkeye ilişkin bazı istisnalardan bahsetmiştir:

Kolektif güvenliği korumak için müdahale:

Birleşmiş Milletler Şartı'nın Yedinci Bölümü, Birleşmiş Milletler tarafından uygulanan ve yasal savunmayla birlikte uluslararası barış ve güvenliği sürdürme niyetinde olmadıkları sürece müdahale etmeme ilkesine yasal ve meşru bir istisna teşkil eden askeri önlemleri içerebilecek toplu güvenlik önlemleri öngörmektedir.

Burada, yedinci bölüme göre, Güvenlik Konseyi tarafından barışı tehdit veya ihlal ederken baskıcı önlemler alınması durumunda, yorumunun kapsamına bakılmaksızın - iç işlere karışmama sınırlamasının, 2/7. Maddenin son cümlesinde belirtilen ölçüde önemli olmadığı belirtilmelidir. 


Diğer bir deyişle, asıl ilke, Birleşmiş Milletler şubelerinin ülkelerden birinde iç savaş durumunda müdahale etmemesi, bunun bir iç mesele olduğunu göz önünde bulundurması durumunda, Güvenlik Konseyi, bu savaşın etkileri uluslararası barışı ve güvenliği tehdit etmek için devletin sınırlarını aşarsa, her şeyden tavsiye ve karar almak zorundadır. Bu savaşın iç yönlerine, savaşın nedenlerine ve tedavi yöntemlerine müdahale etmeden barışı yeniden tesis etmenin gerekli olduğunu düşünüyor.

2) Hükümetin talebi üzerine müdahale:
Hükümetin talebi üzerine müdahalenin meşruiyeti, devletin iç güçlükleri veya sivil çatışmaları ortadan kaldırmak için yabancı bir ülkenin müdahalesini istemek de dahil olmak üzere, siyasi ve ekonomik koşullarını ilgilendiren tüm kararları almak da dahil olmak üzere, devletin tüm yetkilerini korunmuş yargı ilkesi çerçevesinde kullandığını düşündüğü için büyük bir hukuksal tartışma yaratmıştır. 

Hukukun diğer tarafı, hükümetin talebi üzerine müdahalenin yasadışı olduğunu, çünkü halkın kendi kaderini tayin etme hakkı ilkesine uygun olarak uygun politik, ekonomik, sosyal ve kültürel sistem seçimini belirleyen tek kişi olduğunu ve halkın kendi kaderini tayin etme hakkını belirleyen hükümetin Otoritesine isyan eden ve isyan eden, gayri meşru bir hükümettir, çünkü onu temsilinden uzaklaştıran ve güvenini kaybeden insanlarına karşı yargılama "meşruiyetini" kaybetti ve isyan etti ve ona karşı ayaklandı.

Bu analize dayanarak, insanlara karşı dış müdahale talebi, insanların kendi kaderlerini tayin etme hakkı ilkesinin açık bir ihlalidir.

Yabancı bir devletin iç rahatsızlıklarını gidermesine yardımcı olmasını isteyen herhangi bir hükümet, kuruluşunun yasal dayanağını yitirdiğini ve bu durumda içişlerine müdahale eden yabancı devletin, halkın siyasi seçimlerini ifade etme hakkını ortadan kaldırdığını ve halkları dış kontrole zorlayarak uluslararası bir suç işlediğini ifade eder ve Genel Kurul Kararı 1514'e (Aralık 1960) göre, müdahalesi temel insan haklarının reddedilmesi ve bu kişilerin kendi kaderini tayin hakkının kullanılmasının ihlalidir.
3) İnsanlığı savunmak için müdahale: 

Doksanların başlarındaki uluslararası siyasi yaşam, batı dünyasında çok sayıda yüksek sese tanık oldu ve dünyadaki birçok gerginlik yatağında insan hakları ihlallerinin trajedileri olarak tanımlandığına ilgi gösterdi.

İnsani yardımlardan ziyade siyasi ve stratejik kaygılarla yönetilen bu artan dikkatin bir sonucu olarak, güçlü ülkeler insani yardım sağlama bahanesiyle devletlerin içişlerine müdahale etme hakkı verdiler.

Güçlü devletlerin müdahalesinin ortasında, insani müdahale ve yasal meşruiyetinin nereden türetileceği hakkında keskin bir yasal tartışma ortaya çıktı? İnsan haklarının ihlallerini uluslararası hukukta yeni bir yasal ilkenin doğuşu olarak gördükleri bazı iç meselelere müdahale etmek için güçlü devletlerin kullanılması mı?

İnsani müdahale görevi teorisi, iç otorite içinde olanlara egemenlik ve müdahale etmeme gibi uluslararası hukukun yerleşik ilkelerini değiştirmeye çalışmıştır, davaların büyük çoğunluğunda uluslararası gerçeklik deneyiminin, insani müdahalenin gerçekten güçlü devletlerin siyasi ve stratejik çıkarlarına hizmet eden bir araç olduğunu kanıtlamıştır. İnsani operasyonlar içinde siyasi kaygıların varlığının gizlenmesi, güç ve iç ve iç çatışmalara müdahale edebileceği insani yardım sağlayarak dünya görüşünü yanıltmaya çalışmak.

Bu, Genel Kurul Başkanı Miguel d'Escoto tarafından 2009 yılında “koruma sorumluluğu” ilkesinin ve uluslararası toplumun insanlığa karşı suçları önlemeye yönelik müdahale anlayışının devletlerin ulusal egemenliğini tehdit edebileceğini söylediğinde açıklığa kavuştu.


2015 yılında devletler arasında imzalanan anlaşmaya göre, koruma sorumluluğu, devletlerin vatandaşlarını savaş suçlarından, soykırımdan, etnik ve insanlıkla ilgili suçlardan korumaktan sorumlu olduğu ve devletlerin bunu yapmadığı takdirde uluslararası toplumun müdahale etmesinden sorumlu olduğu anlamına gelir.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon'un “Koruma sorumluluğunun küresel bir yükümlülük olduğunu ve geri alınamayacağını ve en üst düzeyde ve herhangi bir muhalefet olmadan kararlaştırıldığını ve Birleşmiş Milletlerin sorumluluğunun da bu taahhüdü uygulamak olduğunu” ifade ettiğinde Genel Kurul'un aynı oturumunda onayladığı şey. 12 Şubat 2014 oturumunda Güvenlik Konseyi huzurunda Barışı Koruma Operasyonları Genel Sekreteri'nin "barışı korumanın, ev sahibi hükümetin anlaşması dışında nihai olarak uygulanamayacağı" ve "sivillerin korunmasının rıza dışı müdahale ile karıştırılmaması gerektiği" ifadesi Koruma sağlama sorumluluğu içindedir.

Gerçek şu ki, devletlerin içişlerine karışmama ilkesi şu anda bir güven krizi yaşamaktadır.

Ve eğer - örneğin - son uygulamalarının gerçekliği ile, Arap dünyamızın bazı bölgelerinde sınırlanırsak, 2011'de Libya'daki askeri müdahalenin sivilleri korumak olan amaçlarını, rejimi devirmek ve devletin kontrolünü devirmek amacıyla ortaya çıktığı açıkça görülecektir. "Koruma sorumluluğu" kavramı ile hiç bir ilgisi yoktur.

Güvenlik Konseyi ayrıca 2011 yılında Suriye'de işlenen soykırım ve insanlığa karşı suçlar niteliğindeki toplu suçlara karşı birleşik bir tutum sergilemedi ve bölge içinden ve dışından birçok devlet ve partinin doğrudan sorumluluğunu taşıyor.

Konseyin koruma sorumluluğunu yerine getirememesinin en büyük imgelerine gelince, İsrail işgal altındaki Filistin topraklarındaki sivil nüfusu, yetmiş yıl boyunca cezasızlık ve suçlardan koruyarak sürdürdüğü için kuşkusuz işgal altındaki Filistin topraklarındaki sivil nüfusu korumadaki başarısızlığıdır. 
Birleşmiş Milletler şubeleri önünde, özellikle Genel Kurul, Güvenlik Konseyi ve Uluslararası Adalet Divanı, devletlerin iç yargı sloganı altında sunduğu birçok savunmaya rağmen, uluslararası teşkilatta bu savunmaların alınmaması için çalışmalar yapıldığına dikkat edilmelidir.

Ve bazı şubelerin, iç yargı yetkisinin gündeminden çıkarıldığı bir konunun silinmesini kabul ettiyse birkaç dava varsa, bu yasal konulardan ziyade politik konular içindeydi.

Son olarak, Birleşmiş Milletlerin geleceği, büyük ölçüde, bu yazıda belirtildiği gibi, iç yetkinlik meselesi olarak kabul edilen şeyin geniş yorumunun kapsamına bağlıdır.

Ve büyük güçlerin pratik uygulamaları ve uluslararası hukuk hükümlerine ve devletlerin egemen eşitliğine bağlılıkları ve bu ülkelerin - kendi çıkarları için - küçük devletler üzerindeki ve içişlerinin özüne müdahale eden baskı ve uzlaşma derecesi.

Halkların, tüm halkların, barışı seven devletlerin ve sivil kurumların, hem içeride hem de küresel olarak, Birleşmiş Milletler Şartı küresel organının amaç ve ilkelerini destekleyerek tüm yasa dışı davranışlara şiddetle yanıt vermeleri gerekmektedir.

"